Denemeler

GURBET TRENİ
http://www.sebinmedya.com
Yine katarlandı gurbet treni
Yatağı sırtına vuran gidiyor.Dur durak dinlemez, yoktur freni
Saati hasrete kuran gidiyor.”

Büyük sanatçı Esat Kabaklı, “Gurbet Treni” adlı bestesinde duygularını böyle ifade ediyor. Bu şarkıyı her dinlediğimde gözümde iki damla yaş, yüreğimin bir yerleri acıyor. Dalıp gidiyorum çok uzaklara…
1968 yılının puslu bir sonbahar gününde rahmetli babaannemin hastalığını tedavi ettirmek amacıyla dedem, babaannem ve İstanbul’u bilen bir köylüsü İstanbul’un yolunu tutmuşlar. Dedem ve babaannem İstanbul’la tanıştıklarında her ikisi de otuz sekiz yaşındaymış. Babaannemin tedavisinden sonra tekrar dönmüşler, Aslanşah Köyü’nün Kamberli Mahallesine. Oralarda ekonomik koşullar eskiden beri zorlamış onları. İstanbul’u da bir kere gördükten sonra doğup büyüdüğü topraklardan, taşı toprağı altın dediği bu şehre göçmeyi planlamış dedem.
Önce dedem gelmiş İstanbul’a, bir süre kâh yakın akrabalarının yanında kalmış kâh bekâr odalarında. İnşaatlarda çalışarak biriktirdiği paralarla ve köydeki tarlasını da satarak Esenler’ de bir arsa satın almış. Ardından da arsanın üzerine iki odalı bir ev kondurmuş. Sonra dönmüş sılaya.1969 yılının ilkbaharında ise, babaannemi ve çocuklarını almış, yatağı sırtına vurmuş gelmiş İstanbul’a.
“Dedenin bağrında bir garip sancı,
Torunları Hacer, Turan gidiyor….”

Esat Kabaklı, “Gurbet Treni” şarkısına böyle devam ediyor. Tam da onun tarif ettiği gibi olmuş. Büyük ninemiz Veli’nin kızı Hatice Ana’nın da bağrına gurbet hançeri saplanmış, torunları Gülsüm, Ahmet, Hatice, Kerime ve Arzu giderken…
Canım dedem, ne kahraman adammış, ya babaannem nur içinde yatsın, ne fedakâr kadınmış. Kırk yaşında koca bir şehre gelip, sıfırdan başlayarak tutunabilmek hayata. Bu benim kendimde hiçbir zaman bulamadığım bir cesaret. Koskoca bir şehirde, bozulmadan, kaybolmadan, onurundan taviz vermeden mal mülk sahibi olabilmek ve dürüst ve saygın bir kişi olarak yer edinmek toplumda. Dedeme bunu nasıl başardığını sorduğumda, “Başka çarem yoktu. Hayatta kalabilmek için çok çalışmam gerekiyordu. Sıdk ile çalıştım, haram lokma yemedim, yedirmedim çocuklarıma, kötü yola sapmadım, hep aileme bağlı oldum. Çok çalışana Allah yardım eder, etti de” demişti. Kenetlenmişler tüm aile, tutumlu olmuşlar, dürüst olmuşlar ve çalışmışlar. 1971 yılında babam annemle evlenmiş. Doğum yerim nüfusta Şebinkarahisar yazsa da ben 1973 yılında İstanbul’da Süleymaniye’de doğmuşum. Memleketinden kopup, gurbete gelen bir ailenin çocuğu olarak sılayla gurbet arasındaki ilişkilerin sağlam olduğu bir aileden geldim.
“Orda bir köy var uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gitmesek de görmesek de
O köy bizim köyümüzdür.”

Evet, ben köyümü ilk kez on dört yaşımda gördüm. Sonra da iki kez bir-iki günlüğüne gittim.  Biz gidemesek de özellikle kış mevsiminde akrabalarımız sık sık gelirlerdi bize. Bu yüzden, kültürümüzden, değerlerimizden kopmadan, aksine onlarla beslenerek büyüdüm. İyi ki öyle oldu! Öyle olmasaydı belki yüreğim Şebinkarahisar için böyle hızlı atamazdı. Kim bilir gün gelir, an olur, o gün güneşin doğuşuyla birlikte biz de döneriz oralara….Sevgili Güven Gürbüz, Şebin Medya’ ya başarılar dilerim. Bana bu sitede, hemşerilerimle buluşma fırsatı verdiğiniz için ve Şebinkarahisar’a karşılıksız hizmetleriniz için sonsuz teşekkürler….
 
01.11.2008, İstanbul
Ayşe YİĞİT ŞAKAR

 İNSANIN NESLİ Mİ TÜKENİYOR?

İnsan olabilmek ya da adam olabilmek….
İnsan olarak doğuyoruz dünyaya. Sonra yavaş yavaş değişmeye başlıyoruz.
Annem ve babam beni yetiştirirken hep insan (adam) olmanın önemine vurgu yapardı. “ İnsan (Adam) Ol!” O nedenle hep insan olabilmek için çaba verdim, bunun kavgasını yaptım ve yapıyorum. İnsan olmanın belirtileri nelerdir? Hadi beraberce düşünelim:

• Yaratılanı severiz yaratandan ötürü demiş Yunus Emre. İnsan olmak sevmek demekse, peki insanlar neden sevgi dolu değil?
• İnsan olmak demek hoş görmek demekse, peki insanlar neden hoşgörülü değil?
• İnsan olmak demek “hak” yememek demekse, neden yıllar boyunca hep “ama haksızlık bu!” deyip duruyoruz?
• İnsan olmak demek şerefli ve başı dik yaşamaksa, insanlar neden bu kadar iki büklüm?
• İnsan olmak demek dürüst olmak demekse, peki insanlar neden dürüst değil?
• İnsan olmak demek paylaşmak demekse, peki insanlar neden hep bana diyor?
• İnsan olmak demek başkalarına da değer vermek demekse, peki insanlar neden başkalarına değer vermiyor?
• İnsan olmak demek biri sana iyilik yaptığında onu unutmamak demekse, peki neden “iyilik yap kötülük bul” demiş atalarımız?
• İnsan olmak demek kendine ve başkalarına saygılı olmak demekse, peki insanlar neden bu kadar saygısız?
• İnsan olmak demek başkalarına zarar vermeden hep kendinle yarış etmekse, peki neden hep paçamızdan çekiliyor?
Bunları daha da çoğaltabiliriz. İnsan olabilmenin gerekleriyle bugün içinde yaşadığımız dünyanın gerçekleri bağdaşmıyor. Hep bir çelişki var. Acaba insanın nesli mi tükeniyor?

Sevgiyle kalın, mutlu kalın, hoş(ça)kalın… 

                                                                                                                               19.12.2008, İstanbul 

                                                                                                                                 Ayşe YİĞİT ŞAKAR

BİR ANADOLU ERENİ FADİME ANA
(GERÇEK BİR TÜRK KADINI)
 
Ben tanımadım Fadime Anayı, o Hakkın rahmetine kavuştuğunda ben beş buçuk aylık bir bebekmişim. Fadime Anayı annemden, çevremdeki insanlardan dinleyerek büyüdüm. Fadime Ana, annemin babaannesiymiş. Size rahmetli büyükannemi anlattığımda çok tanıdık geleceğini zannediyorum. Sanki sizler de büyük annenizi belki de kendi annenizi bulacaksınız onun kişiliğinde.
Evvelden, rahmetli babaannemin de doğup büyüdüğü yer olan eski adı Sisorta yeni adı Kale Köyü’ nden Şebinkarahisar’a giden yol bizim Aslanşah’ ın Taş Mahallesi’ nden geçermiş. Yaya olarak bu yol altı saat çekermiş. Günlerden bir gün bir yolcu Sisorta’dan aradaki dağları aşarak gelmiş, çok yorulmuş, karnı da aç mı aç. Tam Fadime Ana’nın evinin önünden geçiyormuş, atını bağlamış bir ağaca; “ Bacı! ” demiş. “Bir bardak suyun var mı?” Fadime Ana düşünmüş, bu adam susuz olamaz, çünkü az önce suyun yanından geçti. Kardeş demiş; “Senin karnın açtır, otur hele karnını doyurayım.” Adamın karnını doyurduktan sonra “Hadi şimdi uğurlar ola!” diyerek yolcu etmiş. Adam “Cennet hatunu ol bacım…” diyerek dualarla ayrılmış oradan.
Bundan yıllar önce köylerimizin hali içler acısı. Unutulan Anadolu köylerinden biri, yol yok, elektrik yok, su yok, hizmet yok, ama neyse ki okul var, öğretmen var. Bizim köye bekâr öğretmenler gelmiş. Şebinkarahisar’la ulaşım da o zamanlar oldukça zahmetli, altı saat kadar sürermiş yol, o nedenle öğretmenler sadece aydan aya maaşlarını almaya gidebiliyorlarmış. Rahmetli Ana çok aydın bir kadınmış, öğretmenlere çok değer verirmiş. “Onlar bizim çocuklarımız, gurbetteler, gurbette olmak çok zordur” dermiş hep.  Bizim köyde kuru ekmek vardır. Kadınlar ekmeği yapıp fırında kuruturlar, Sonra ihtiyaç duydukça ıslatılarak yenir. Fakat öğretmenler bu ekmeği yiyemezlermiş. Köyde öğretmenler ile kimse ilgilenmezmiş, Fadime Ana hariç. Fadime Ana; “Oğul, siz kuru ekmek yiyemiyorsunuz, her gün taze ekmek yapamazsınız, unu getirin ben size yaparım, siz de benim oğlum sayılırsınız” demiş. Öğretmenler bu ekmeği yiyemiyorlar diye her gün onlara günlük hamur yoğurur, taze köy ekmeği veya kömbe yapar, onlara yedirirmiş. Yıllarca sürmüş bu böyle, gelinlerine bile bırakmamış bu işi, kendisi yapmış, bir gün bıkarlar da yaptığı iyilik yerini bulmaz diye….
Yine bir gün köye Selahattin öğretmenin tayini çıkmış, köyün okulu ise mezarlığın hemen yanında. Öğretmenin hanımı, küçük bebeğini yeni kaybetmişmiş o zamanlar, çok ürkmüş mezarlıktan. “Ben bu köyde kalamam, gidelim buradan diye!!” başlamış ağlamaya. Komşular demişler ki “Ağlama, Fadime Teyze’ye gidin, o size yardım eder”. Gelmişler Fadime Ana’nın yanına dertlerini anlatmışlar, tabi bir ilgi, bir sevgi görmüşler ondan. Bu sevgiden cesaret alarak, köyün lojmanında kalmak istemediklerini kendilerine bir oda vermelerini istemişler ondan. Rahmetlinin evinde çok oda varmış. Büyük oğlunu çağırmış, ona durumu anlatmış ve öğretmene ve eşine bir oda tahsis etmişler. İki yıl onlar orada kalmışlar.
Yine başka bir hikâye, o dönemde çocuk olanlar şimdi torun sahibiler bunlardan biri de benim babam. Köyün hocası, kuran kursu açmaya karar vermiş. Fadime Ana ve Ahmet Dede evlerindeki misafir odalarını kuran kursu için tahsis etmişler. Köyde kursa katılmak isteyen bütün çocuklar toplanmışlar orada. Fadime Ana, kursa gelen tüm çocuklara her gün yemek hazırlatmış, abdest sularını ısıttırmış, üşümesinler diye. Yıllar sonra şahit oldum, o zaman çocuk olan herkes, “ben hayatımda öyle muhterem kadın görmedim, ne ekmekli, ne sevgi dolu bir kadındı O, mekânı cennet olsun.”  demektedirler.
Beni derinden etkileyen başka bir öykü daha…
Soğuk bir günmüş, yağmurlu mu yağmurlu. Şebinkarahisar’ın Köpekli Köyü’ nden birkaç kişi Mamacan Yaylası’na odun toplamaya gitmişler. At sırtında odun toplamadan dönerlerken yağmura yakalanmışlar. İliklerine kadar da ıslanmışlar. Fadime Ana o sıralarda yaylada bulunuyormuş. Gece yarısı Fadime Ana’nın kapısı çalınmış, kapıda birkaç kişi, “Tanrı misafiri kabul eder misin, ana ?” demişler. Fadime Ana derhal buyur etmiş adamları, oğlu Saffet Amcayı (güzel insan, şimdi o da rahmetli) uyandırmış, ocağı yakmış, ısıtmış konuklarını. Ana yemek hazırlarken, amca da konukların elbiselerini kurutmuş. Sofra kurmuşlar, Allah ne verdiyse bir güzel donatmışlar sofrayı, doyurmuşlar Tanrı misafirlerini. Yaylada evler öyle geniş değil ki tek göz odalı, bizim oraların tabiriyle yayla çatması. Konuklarını çatmada misafir eden Ana,  bitişik komşusu olan kardeşinin evinde sabahlamış. Sabah olunca misafirlerini uğurlamış. Misafirler bin bir dua ile ayrılmışlar oradan. Aradan yıllar geçmiş, Anneciğimin her şeyi biricik babaannesi Fadime Ana, hastalanmış ve İstanbul Ortaköy’de oturan Rafet Dedemin yanına gelmiş. Onun hastalığını duyan komşuları ziyarete gelmişler. Gelen komşulardan bir adam Köpekli Köyü’ ndenmiş sohbet anında, demiş ki, “Aslanşah Köyü’nde bir Fatma Teyze vardı, bir gün Yaylada odundan dönerken çok ıslanmıştık, karnımızda çok acıkmıştı…..” “Dur hele” demiş, Fadime Ana “Hikâyenin gerisini benden dinleyin” Anlatmış başından geçenleri bir bir. Çok duygulanmışlar karşılıklı olarak. Sonra uğurlarken konukları demiş ki Ana, “ Bugün çok hastayım, tansiyonum çok yüksek, iyileştiğimde yine gelirsiniz daha güzel anlatırım bu hikayeyi, uğurlar ola….” O gece Annemin yıllardır unutamadığı biricik babaannesi Hakkın rahmetine kavuşmuş.  Mekânı cennet olsun …..
           
            Bu hikâyedeki Türk kadını profiline baktığımız neleri görüyoruz;
·         Ne kadar zengin bir kültürü olduğunu,
·         Gönlünün engin denizler kadar geniş olduğunu,
·         Açın, uykusuzun, yoksulun, gurbettekinin halinden anladığını, Kendini başkasının yerine koyma (empati) yeteneğinin onların mizacında olduğunu,
·         Ocağına gelenin yüzüne kapıyı kapatmadığını, insanlara her koşulda yardım ettiğini,
·         Geleceği çocuklarda görüp onlara hürmet ve hizmet ettiğini,
·         Erkeklerden kaçmayacak kadar faziletli, namuslu olduğunu. Kendinden küçüklere evladım diye kucak açacak kadar ana sevgisiyle dolu olduğunu (Günümüzde en yakın akrabasını bile erkekle konuşmak haramdır diye evine kabul etmeyen kadınlar varken)
·         Bütün bunları yaparken karşılıksız, sadece Allah rızasına ulaşmak için yaptığını.
Günümüzde böyle ne kadar kadın var sizce? Anadolu’da milyonlarca Türk Kadını var böyle ama sayıları günden güne azalıyor bence. Anadolu’nun bağrından çıkmış böyle  bir Türk Anasının elinde yetişmiş bir ananın kızı olduğum için ne kadar da guruluyum. Küçükken annemin kapımıza gelen dilenciyi eve alıp karnını doyurmasını hiç anlamazken, şimdi anlıyorum neden böyle yaptığını… Geçmişimde yer alan aile büyüklerimin ne kadar temiz, ne kadar sevgi dolu, ne kadar cömert olduklarını görünce bu günümü daha iyi anlıyor, kendimi ve yetiştirdiğim çocuğumu daha iyi tanıyorum. Sözlerime büyük sanatçı Esat Kabaklı’nın bir şiiri ile son verirken herkese sevgiler sunarım.
 	       “Canım anam tez gittin bizden uzak illere 
Kokuna hasret kaldım ver getirsin yellere 
Senin kokun cennetten, cennetin bağlarından 
Çıkıp gelemez misin öpem ayaklarından 
Çok yattın kara yerde de hadi çıkıp da gel 
Ha düştüm ha düşecem yok tutacağım bir el 
Bilirim mucize yok, ana yok dede yok 
Bilmez misin sen Esat giden çok hiç dönen yok.”
 

                                                                        15.02.2009, İstanbul

Fikirleriyle hep içimizde  yaşayan Yüce Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve aziz şehitlerimizin anısına saygılarımla…
 
BİR GÜNEŞ DOĞDU SAMSUN’DAN!
 
Karanlıktı, kapkaranlık. 
Kara kara bulutlar sarmıştı, gökyüzünü.
Şimşekler çakıyordu, güzel çınarın üstüne
Gök gürültüsü sarmıştı her yanı.
Gökten yağmur gibi ölüm yağıyordu…
Esaretin karanlık çığlığı hainliğin çamuruna karışmıştı.
Bir zamanlar hey gidi hey!
Kıtadan kıtaya at koşturan,
Dünyaya adalet ve sevgi götüren bir milletin evlatları,
Dipsiz kuyularda kalmıştı.
                                                  
Hey gidi koca çınar hey!
Her gün bir dalı kesilerek koparılıyordu.
Her dalından binlerce masum bebenin, kadının, erkeğin kanı akıyordu.
 
Acımasızdılar!
Çok acımasız!
Nasıl da kıydılar koca çınara.
Var güçleriyle saldırıyorlardı,
Doymadan kana, acımadan cana…
Hayâsızca saldırıyorlardı anaların namusuna…
 
Çınarın canı çok acıyordu ama yine de ayaktaydı.
Bütün dallarını kestiler.
Direndi koca çınar, yıkılmadı.
Bu defa hainler, çınarın dallarına değil gövdesine salladılar baltayı.
Çınar;
Birincisinde sarsıldı, direndi.
İkincisinde yara aldı, yine direndi.
Üçüncüsünde…
Çınarın özünde çürükler vardı.
Kurtçuklar sarmıştı içini.
Kemirdiler içten içe.
Tam çürüğün üstüne baltayı vurdular.
Daha büyük yara aldı, devrildi çınar.
Canını en çok içindeki kurtçuklar acıtıyordu.
 
Hey gidi koca çınar hey!
Her gün bir dalı kesilerek koparılıyordu.
Her dalından binlerce masum bebenin, kadının, erkeğin kanı akıyordu.
 
 
Devrildi devrilmesine,
Lakin yerin altındaki kökleri çok derindi çınarın.
O çınardan yeni bir çınar daha doğacaktı ki sonsuza kadar yaşayacak.
Bunu bilmiyordu ona balta savuran ahmak…
 
Bir gün…
O kutlu gün,
Gök gözlü, iffet timsali bir Türk kadını, Zübeyde,
Bir aslan parçası dünyaya getirdi.
Kendisi gibi gök gözlü,
Güneş gibi saçları olan.
Bu bir işaretti.
Masmavi gözleri gökyüzü olacak
Karanlığın ardından,
Sarı saçları ise güneş olacaktı esir halkına.
 
Büyüdü gök gözlü aslan yeleli Mustafa,
Kabul etmedi esareti,
Ya istiklal, Ya ölüm!
Esir yaşamaktansa,
Yeğledi istiklal uğruna şerefli bir ölümü…
Karanlıkta bir güneş gibi doğdu Samsun’dan
Yaktı kurtuluşun meşalesini ki ebediyen sönmesin.
Peşinden sel olup aktı esir halk,
Öyle bir tokat attı ki çınarı katleden hainlere…
Hala acısı suratlarında…
Durmadılar, hala kol geziyorlar yurdumda…
……
Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar….
 
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız Kutlu Olsun…
 
19.05.2009
Yrd. Doç. Dr. Ayşe YİĞİT ŞAKAR
 
 

ŞEBİNKARAHİSAR ARTIK İL OLMALI

 

 “2008 yılının, ağustos ayında yapılan çevre konulu sempozyuma katılmak için Giresun’a gitmiştim. Sunumlar arasında yapılan sohbetler sırasında biri; “ içinizde Giresunlu olan var mı?” dedi. Ben, gayrı ihtiyari ,“Giresunluyum,” dedim. “Neresinden?” diye sorunca, gururla “Şebinkarahisarlıyım,” dedim. Adam, yüzünü ekşitip; ”Şebinkarahisar, Giresun sayılmaz,” dedi. Bu tavır, ilk anda beni çok üzdü. Sonra; “ Haklısınız, ben de öyle düşünüyorum, ben, Şebinkarahisarlıyım,” dedim. “Nerelisiniz?” sorusunu yanıtlarken her zaman bir açıklama yapmak lüzumunu hissediyorum.  Giresun’a bağlı ama Karadeniz özelliklerini taşımıyor, önceden ildi. Aslında; insanı, iklimi, mahsulü;  ben İç Anadolu’yum diyor,” diyorum.”  “Zaten sen, Karadenizliye hiç benzemiyorsun,”  karşılığını alıyorum. Neden artık il değil?” sorusunun yanıtını da henüz öğrenemedim.”

 Sayın Seher Keçe Türker yazısında ne güzel ifade etmiş, nereli olduğu sorulduğunda yaşadığı sıkıntıyı. Nereli olduğu her sorulduğunda bu açıklamaları yapma ihtiyacı hissetmeyen bir Şebinkarahisarlı yoktur sanırım. Ben de aynı durumla hep karşılaşıyorum. Galiba bunun altında yatan sebep, Şebinkarahisar ile Giresun arasında bulunan Giresun Dağlarının ulaşımı, kültürel alışverişi ve iletişimi güçleştirmesidir. Fiziki ve doğal özelliklerinin farklı olması kültürel özelliklerin de farklı olması sonucunu doğurmuştur. Mesela, dil bilimci değilim ama gördüğüm kadarıyla dil özellikleri bakımından Giresun ağzı ile Şebinkarahisar ağzı farklıdır. Şebinkarahisar halk oyunları ile Giresun halk oyunları farklıdır. Yemek kültürü, gelenek ve görenekler de oldukça farklıdır. Bu farklılıklar bir Şebinkarahisarlı’ nın kendini Giresun’a ait hissetmesini de engellemektedir. Suçu sadece fiziki şartların elverişsizliğine, iletişim kopukluğuna atmak pek doğru olmayabilir. Bir Şebinkarahisarlının “Ben Giresunluyum” diyememesinin altında yatan sebeplerden biri de 1933 yılında vilayetlik hakkının elinden geri alınmasıdır. Köklü bir tarihi, siyasi ve kültürel altyapısı olan bir şehrin kazanılmış hakkı olan vilayetliğinin elinden alınması, Şebinkarahisar’da yaşasın yaşamasın, orada doğsun doğmasın tüm Şebinkarahisarlıların onurlarını kırmıştır ve bu onları derinden etkilemektedir. Çünkü Şebinkarahisar halkının en önemli özelliklerinden biri de “kimsenin hakkına tecavüz etmemek, ama kazanmış oldukları haklarını da kimseye yedirmemektir”. Bu nedenle yetmiş yedi sene önce kaybettikleri haklarını almak için sivil toplum örgütleri, aydınları, sanatçıları ve tüm halkıyla bir mücadele vermektedir. Galiba tarihte Şebinkarahisar kadar kazanılmış hakkı olduğu halde il olma mücadelesi veren başka bir şehir de yoktur.

MHP Giresun milletvekili Sayın Murat ÖZKAN,  Şebinkarahisar’ın il olması için yüce TBMM’ne bir kanun teklifi vermiştir. Öncelikle kendisini ve tüm vekil arkadaşlarını kutluyorum.  Şebinkarahisar’ın il olma mücadelesi yılan hikâyesine dönmüş durumdadır. Bunda siyasilerimizin de önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Ben yaşım itibariyle 1980 sonrası dönemi hatırlıyorum. ANAP rüzgârlarının estiği yıllarda her seçim dönemi Giresun milletvekili adayları gelir, kazanırlarsa Şebinkarahisar’ı tekrar il yapacaklarını vaat ederlerdi. Şebinkarahisar halkının hem Şebinkarahisar’da hem İstanbul gibi büyükşehirlerdeki oylarıyla ANAP seçimleri kazanır, iktidara gelir, milletvekilleri de Ankara’ya giderdi ama sonuç yok! Gene il olma umudu başka seçime kalırdı! Sonraki hükümetlerde de hep bu yaşandı. En son 57. Hükümet döneminde sayın Rahşan Ecevit’in çabalarıyla böyle bir girişim oldu fakat başarısız kaldı. Sonra AKP hükümeti başa geldi, üstelik Şebinkarahisarlı bir milletvekili olan Sayın Ünal Kaçır da bu partiden milletvekili olarak Ankara’ya gitti, hatta Alucralı olan Sayın Nurullah Caniklioğlu da AKP de üst yönetimde yer almaktadır. Ama ne hikmetse iktidara geleli 8 yıl olmasına rağmen, AKP hükümetinin Şebinkarahisar’ın il olması için en ufak bir hassasiyet gösterdiğini görmedik. Tüm bunlara rağmen Şebinkarahisar Belediyesi de artık AKP’nin elinde. Hem genel hem yerel seçimlerde Şebinkarahisar’da ve diğer büyük şehirlerde AKP yi destekleyerek onları iktidara getiren hemşerilerimize AKP’nin de bir borcu olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Mecliste bulunan başta AKP milletvekilleri ve diğer partilerin milletvekilleri MHP Giresun milletvekili Sayın Murat Özkan’ın vermiş olduğu bu kanun teklifine destek vermeli ve Şebinkarahisar artık il olmalıdır. Bu çaba da boşa çıkarsa, benim Şebinkarahisarlılara teklifim, bu işe destek vermeyen tüm partileri boykot etmektir.

Şebinkarahisar’ın il olması tarihten gelen bir haktır, Şebinkarahisarlılar hakkına sahip çıkacaktır. 

 Ayşe YİĞİT ŞAKAR 4.04.2010

 


Doç.Dr. Ayşe YİĞİT ŞAKAR İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ VERGİ HUKUKU ÖĞRETİM ÜYESİ UYGULAMALI BİLİMLER YÜKSEKOKULU MÜDÜRÜ